11 Ocak 2008 Cuma

Seni Düşünürüm

Seni düşünürüm Anamın kokusu gelir burnuma Dünya güzeli anamın Binmişsin atlıkarıncasına içimdeki bayramın

Sen Benim Sarhoşluğumsun

Sen benim sarhoşluğumsun ne ayıldım ne ayılabilirim

Salkımsöğüt

Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçlaları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından,
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,

Karlı Kayın Ormanında...

Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin. Efkârlıyım, efkârlıyım, elini ver, nerde elin? Ayışığı renginde kar, keçe çizmelerim ağır. İçimde çalınan ıslık beni nereye çağırır? Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak? Kayınların arasında bir pencere, sarı sıcak. Ben ordan geçerken biri: 'Amca, dese, gir içeri.' Girip yerden selâmlasam hane içindekileri.

Japon Balıkçısı...

Denizde bir bulutun öldürdüğü Japon balıkçısı genç bir adamdı. Dostlarından dinledim bu türküyü Pasifik'te sapsarı bir akşamdı. Balık tuttuk yiyen ölür. Elimize değen ölür. Bu gemi bir kara tabut, lumbarından giren ölür. Balık tuttuk yiyen ölür,

İnsanların Türküleri Kendilerinden Güzel

İnsanların türküleri kendilerinden güzel, kendilerinden umutlu, kendilerinden kederli, daha uzun ömürlü kendilerinden.

Çocuklarımıza Nasihat...

Hakkındır yaramazlık. Dik duvarlara tırman yüksek ağaçlara çık. Usta bir kaplan gibi kullansın elin yerde yıldırım gibi giden bisikletini..

Çocuklar Ölebilir Yarın

Çocuklar ölebilir yarın, hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından düşerek te değil kuyulara filân;

Çekilmez Bir Adam...

Çekilmez bir adam oldum yine Uykusuz, aksi, lanet Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi Azgın bir hayvan döver gibi O gün çalışıyorum

Ceviz Ağacı İle Topal Yunus'un Hikayesi

Burda bir dostumuz var: Çerkeş'in Kavak köyünden. Büyük kitaplar gibi içinde bir şeyler saklı. Akıllı adamlara ajans haberlerine ve bilmeceye meraklı. Adı: Yunus. Ateşimizi yakıp suyumuzu veriyor. Ağaçlardan ve günlerden konuşuyoruz. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. Şimdilik sohbetimizde kederi: kesilip satılmış bir ceviz ağacının... Onu tanıyoruz: avlunun içinde kapının solundaydı. Ve altı yaşında dalından düştü Yunus, topallığı ondandır. Öküzler topalları sever, çünkü topallar ağır yürürler. Öküzler topalları sever, ceviz ağaçları sevmez topalları: çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere, çünkü üzerlerine çıkıp silkeleyemezler dalları. Ceviz ağaçları sevmez topalları... Bir acayiptir muhabbet bahsi: mutlaka kendini dereye atmaz sevilmeyenlerin hepsi. İnsanların hünerleri çoktur: insanlar sevilmeden de sevmesini bilirler... Bir acayiptir muhabbet bahsi, bir acayiptir ceviz ağacı ile topal Yunus'un hikâyesi... ..... Cevizlerini Eylülde döker, yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. Ve Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman, kadınlardan önce uyanırdı dalları. Altından geçerken düşünürdü Yunus... ..... Düşünmek: ne mukaddes bir iş ne felâket ne de bahtiyarlıktı, ve ölüm: mutlaka varılıp dönülmeyen, fakat üzerinde düşünülmeyen bir köydü Yunus için... ..... Cevizlerini Eylülde döker, yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.

Cenaze Merasimim

Bizim avludan mı kalkacak cenazem? Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan? Asansöre sığmaz tabut, merdivenler daracık Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,

Büyük Taarruz

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı öyle ferahtılar ki sayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

Büyük İnsanlık...

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık. Büyük insanlık sekizinde işe gider

Büyük İnsanlık...

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık. Büyük insanlık sekizinde işe gider

Bulutlar Adam Öldürmesin...

Analardır adam eden adamı aydınlıklardır önümüzde gider. Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin. Koşuyor altı yaşında bir oğlan,

Bulut mu Olsam

Denizin üstünde ala bulut yüzünde gümüş gemi içinde sarı balık dibinde mavi yosun kıyıda bir çıplak adam durmuş düşünür

Bu Vatana Nasıl Kıydılar...

İnsan olan vatanını satar mı? Suyun içip ekmeğini yediniz. Dünyada vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Onu didik didik didiklediler,

Bu Dünyada

Bu dünyada ne çok güzel kadın var kızlar hele.

Biz

kulede bir başına bir adam oturur önünde milyonlarca düğme var düğmenin birine bastı mıydı bizlerden biri ya kolunu kaldırır ya adam öldürür ya çişini eder tereci tere satar biz vatan satarız biz kurşuna dizeriz düşünceyi

Bir Yolculuk Üstüne

Açıyoruz kapıları, kapıyoruz kapıları, geçiyoruz kapılardan

Bir Küvet Hikayesi...

Süleyman'a karısı telefon etti: — Konuşan ben, ben, Fahire. Tanımadın mı sesimden? Demek çok bağırdım birdenbire. Çığlık mı? Belki... Hayır, çocuklar hasta değil. Dinle beni: İşini bırak da gel, çabuk ol ama. Telefonda anlatamam, olmaz. Daha kıyamet kadar vakit var akşama. Saatlar, saatlar, kıyamet kadar. Sorma. Dinle beni... Hemen vapur bulamazsan Üsküdar'a kayıkla geç. Bir taksiye atla. Paran yoksa patrondan avans al. Yolda hiçbir şey düşünme, mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış. Yalan kuvvetliye söylenir ben kuvvetsizim. Alay etme kuzum. Evet kar yağacak, evet hava güzel. Koynuna girdiğim adam gibi kocam gibi değil, büyüğüm, akıllım, babam gibi gel... 2 Geldi Süleyman, Fahire, kocası Süleyman'a sordu: — Doğru mu? — Evet. — Teşekkür ederim Süleyman. Bak işte rahatladım. Bak işte ağlamıyorum artık. Nerde buluşuyordunuz? — Bir otelde. — Beyoğlu tarafında mı? — Evet. — Kaç defa? — Ya üç, ya dört. — Üç mü, dört mü? — Bilmiyorum. — Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman? — Bilmiyorum. — Demek ki bir otel odasında. Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi. Bir İngiliz romanında okudum, bu işlere yarayan otellerde kırık küvetler varmış. Sizinkinde de var mıydı Süleyman? — Bilmiyorum. — Hele düşün, toz pembe çiçekli, kırık bir küvet? — Evet.

Bir Komik Adem

Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla, han hamam, apartıman ve konaklarıyla, çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla, 16 sayfaları, baskı makinaları-tanklarıyla, yamak ve yardaklarıyla hücuma kalktılar! .. hele içlerinde öyle bir tanesi var, öyle bir tanesi var ki: İnsanın yüzüne öyle bakar, Öyle melûl bakar ki: toka edersin eline papelini. Ve sıkar sıkmaz onun belini sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini.. O komik bir âdemdir. Portakal oğlu zâdemdir. * Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla, çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,

Bir Kız Vardı Japonya'da

Bir kız vardı Japonyada ufacık, tefecik bir kız, Bir bulut vardı dünyada işi: öldürmekti yalnız. Bu bulut bu kızcağızın

Bir Dakika

Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor, Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı.. Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı. Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya

Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları...

Senin adını kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım. Malum ya, bulunduğum yerde ne sapı sedefli bir çakı var, (bizlere âlâtı-katıa verilmez) , ne de başı bulutlarda bir çınar. Belki avluda bir ağaç bulunur ama gökyüzünü başımın üstünde görmek bana yasak... Burası benden başka kaç insanın evidir? Bilmiyorum. Ben bir başıma onlardan uzağım, hep birlikte onlar benden uzak. Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak. Ben de kendi kendimle konuşuyorum. Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi şarkı söylüyorum karıcığım. Hem, ne dersin, o berbat, ayarsız sesim öyle bir dokunuyor ki içime yüreğim parçalanıyor. Ve tıpkı o eski acıklı hikâyelerdeki yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek, mavi gözleri ıslak kırmızı, küçücük burnunu çekerek senin bağrına sokulmak istiyor. Yüzümü kızartmıyor benim onun bu an böyle zayıf böyle hodbin böyle sadece insan oluşu.

Bir Ayrılış Hikayesi...

Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,

Bir Ayrılış Hikayesi...

Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,

Bir Acayip Duygu...

Mürdüm eriği çiçek açmıştır. — ilkönce zerdali çiçek açar mürdüm en sonra — Sevgilim, çimenin üzerine diz üstü oturalım karşı-be-karşı. Hava lezzetli ve aydınlık — fakat iyice ısınmadı daha — çağlanın kabuğu yemyeşil tüylüdür henüz yumuşacık... Bahtiyarız yaşayabildiğimiz için.

Bir Şehir

Bir kaç yokuş tırmandım bir iki dönemeç döndüm ve yürüdüm burnumun doğrusuna yürüdüm yürüdüm bir kapı açıldı girdim yitirdim kendimi kendi içimde bilmediğim bir şehir görmediğim biçimde evleri kimi karınca yuvası kimi bomboş kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar

Beyazıt Meydanındaki Ölü...

Bir ölü yatıyor on dokuz yaşında bir delikanlı gündüzleri güneşte geceleri yıldızların altında İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda. Bir ölü yatıyor

Beyazıt Meydanındaki Ölü...

Bir ölü yatıyor on dokuz yaşında bir delikanlı gündüzleri güneşte geceleri yıldızların altında İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda. Bir ölü yatıyor

Beş Satırla...

Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar,

Berkley...

Behey Berkley! Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu. Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir. Behey Berkley, Behey Allahın Cebrail şeklindeki Ezraili, Behey on sekizinci asrın en filozof katili! Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde adımlarının sesi. Hâlâ uluyor adımlarının sesine tüyleri kanlı bir köpek. Hâlâ her gece titreyerek görüyor gölgeni İskoçya köylüleri evlerinin camlarında! Hâlâ kanlı beş parmağının izi var o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında! Behey Berkley! Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi, Kıralın şövalyesi, sermayenin altın sesi, ve Allahın peskoposu! Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir! Her kelimen kelepçelerken bileklerimizi, kıvrılan bir yılan gibi satırların sokmak istiyor yüreklerimizi. Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin. Sivriliyor kitaplarından ismin sivri yosunlu ucundan kızıl kan damlıyan yeşil bir diş gibi. Her kitabın diz çökmüş önünde Rabbın kara kuşaklı bir keşiş gibi.. Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın, inandıracaktın? Biz İsanın vuslatını bekleyen bir rahibe değiliz ki! Behey Berkley! Behey tilkilerin şahı tilki! Çalarken satırların zafer düdüğü, küçük bir taş parçasının en küçüğü

Bence Simdi Sen de Herkes Gibisin

Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor Onlardan kalbime sevda geçmiyor Ben yordum ruhumu biraz da sen yor Çünkü bence şimdi herkes gibisin

Ben Senden Önce Ölmek İsterim...

Ben senden önce ölmek isterim. Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mi zannediyorsun? Ben zannetmiyorum bunu. İyisi mi, beni yaktırırsın, odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun. Kavanoz camdan olsun, şeffaf, beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin Fedakârlığımı anlıyorsun: vazgeçtim toprak olmaktan, vazgeçtim çiçek olmaktan

Ben Sen O

O, yalnız ağaran tanyerini görüyor ben ağaran tanyerinide,

Ben İçeri Düştüğümden Beri

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’ Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’ Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene Bir haftada yaza yaza tükeniverdi Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat...’ Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta...’ Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri Yedibuçuğu doldurup çıktı. Dolaştı dışarda bi vakit, Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

Belki Ben

Belki ben o günden çok daha evvel, köprü başında sallanarak bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım. Belki ben o günden çok daha sonra , matruş çenemde ak bir sakalın izi

Bahri Hazer...

Ufuklardan ufuklara ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu; Hazer rüzgârların dilini konuşıyor balam, konuşup coşuyordu! Kim demiş 'çört vazmi! ' Hazer ölü bir göle benzer! Uçsuz bucaksız başı boş tuzlu bir sudur Hazer! Hazerde dost gezer, e.....y! .. düşman gezer! Dalga bir dağdır kayık bir geyik! Dalga bir kuyu kayık bir kova! Çıkıyor kayık iniyor kayık, devrilen bir atın sırtından inip, şahlanan

Bahar Gülü

Akşamdı Adı bahar mı gülmü güz mü ilkgörüşte gülmeye başlamıştı biraz dalgın sesi titrek selam vermemiştim oysa belkide kırdım istemeyerek hızlı hızlı yürüyordu

Ayağa Kalkın Efendiler

Behey! kaburgalarında ateş bir yürek yerine idare lambası yanan adam! Behey armut satar gibi san'atı okkayla satan san'atkar! Ettiğin kâr kalmayacak yanına!

Aşk Mönüsü

Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin sen ülkemin yaz geceleri gibisin

Aşk Mönüsü

Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin sen ülkemin yaz geceleri gibisin

Asya Afrika Yazarlarına...

Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda sizin ordakiler gibi tıpkı benim orda arslanın ağzındadır ekmek ejderler yatar başında çeşmelerin ve ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin ordaki gibi tıpkı

Arhaveli İsmail'in Hikayesi

Ateşi ve ihaneti gördük. Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. Akhisar, Karacabey, Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu, çarpışarak çekildik... 920'nin 29 Ağustos'u: Uşak düştü. Yaralı ve dehşetli kızgın fakat toprağımızdan emin, Dumlupınar sırtlarındayız. Nazilli düştü. Ateşi ve ihaneti gördük. Dayandık dayanmaktayız. 1920 Şubat, Nisan, Mayıs, Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı: İçimizde Hilâfet Ordusu, Anzavur isyanları. Ve aynı sıradan, 3 Ekim Konya. Sabah. 500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş girdi şehre. Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler. Ve 29 Aralık Kütahya: 4 top ve 1800 atlı bir ihanet yani Çerkez Ethem, bir gece vakti kilim ve halı yüklü katırları, koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti. Yürekleri karanlık, kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü, atları ve kendileri semizdiler... Ateşi ve ihaneti gördük. Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil. Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil, inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle, silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. Beygirler çirkindiler, bakımsızdılar, hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. İnsanlar uzun asker kaputluydu, yalnayaktı insanlar. İnsanların başında kalpak, yüreklerinde keder, yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler. İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla köy odalarında unutulmuştular. Ve orda sargı, deri ve asker postalları halinde yan yana, sırtüstü yatıyorlardı. Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü ve avuçlarında toprak ve kan vardı.

Anlayamadılar

Biz ince bel, ela göz, sütun bacak için sevmedik güzelim Gümbür gümbür bir yürek diledik kavgamızda

Angina Pektoris

Yarısı burdaysa kalbimin yarısı Çin’dedir, doktor. Sarınehre dğru akan ordunun içindedir. Sonra, her şafak vakti, doktor, her şafak vakti kalbim Yunanistan’da kurşuna diziliyor.

Alarga Gönül

Alarga gönül: Demir al... Kırmızı bir amiral gibi kaptan köprüsüne çık... Karşında deniz: kaşı çatık sana bakan kocaman mavi bir göz... Alarga gönül, palamarı çöz...

Ağlamak Meselesi

Nasıl etmeli de ağlayabilmeli farkına bile varmadan? Nasıl etmeli de ağlayabilmeli

Ağa Camii

Ağa Camii; Havsalam almıyordu bu hazin hali önce Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım; Allahımın ismini daha çok candan andım. Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!

Açların Gözbebekleri

Değil birkaç değil beş on otuz milyon aç bizim! Onlar bizim! Biz onların! Dalgalar denizin! Deniz dalgaların! Değil birkaç değil be on 30.000.000 30.000.000! Açlar dizilmiş açlar! Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız sıska cılız eğri büğrü dallarıyla eğri büğrü ağaçlar!

AÇLIK ORDUSU YÜRÜYOR

Açlık ordusu yürüyor yürüyor ekmeğe doymak için ete doymak için kitaba doymak için hürriyete doymak için. Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak yürüyor ayakları kan içinde. Açlık ordusu yürüyor adımları gök gürültüsü türküleri ateşten bayrağında umut umutların umudu bayrağında. Açlık ordusu yürüyor şehirleri omuzlarında taşıyıp daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri fabrika bacalarını paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşıyarak. Açlık ordusu yürüyor ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta. Açlık ordusu yürüyor yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor yürüyor ayakları kan içinde. 9 Ağustos 1962

AÇLIK ORDUSU YÜRÜYOR

Açlık ordusu yürüyor yürüyor ekmeğe doymak için ete doymak için kitaba doymak için hürriyete doymak için. Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak yürüyor ayakları kan içinde. Açlık ordusu yürüyor adımları gök gürültüsü türküleri ateşten bayrağında umut umutların umudu bayrağında. Açlık ordusu yürüyor şehirleri omuzlarında taşıyıp daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri fabrika bacalarını paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşıyarak. Açlık ordusu yürüyor ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta. Açlık ordusu yürüyor yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor yürüyor ayakları kan içinde. 9 Ağustos 1962